01
- October
2017
Posted By : admin
Sur’da Surp

Sur'da Surp

1980’li yıllarda Güneydoğu Anadolu Projesi’nin bir parçası olarak GAP Festivali adı altında bir müzik/sanat festivali yapılıyordu. Bugün yaptığım kısa bir internet araştırmasına göre GAP Genç Festivali diye başka bir festival oluşmuş, GAP Festivali ise internette adı bile geçmeyecek şekilde tarihe karışmış. 1989 yılının Ekim ayında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın genç üyelerinden oluşan bir oda orkestrası ile Şanlıurfa, Gaziantep ve Diyarbakır’da konserler verdik. Urfa’daki konser bir spor salonunda, Diyarbakır’da Devlet Tiyatrosu’nun modern salonunda, Gaziantep’te de 1860’lı yıllarda tamamlanmış olan ve o tarihte MEB’in toplantı salonu olarak kullanılan Kendirli Kilisesi’nde çaldık. Gaziantep’teki konser bir Türkiye-Rusya milli maçı ile aynı saatlere rastlamıştı. Konser saati geldiğinde kantinde bulunan televizyondan henüz devam eden maçı izlemekte olan müzisyen arkadaşlarımızın maçı bırakıp konsere çıkmaları hem geç hem de zor olmuştu. Ama hepimizi şaşırtacak şekilde salonda bir tek oturacak yer yoktu. Gaziantepli vatandaşlar milli maç yerine bir klasik müzik konserini tercih etmişlerdi. Onlar sanata açlardı.

Aradan yıllar geçti. 2015 yılının Nisan ayında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak “Düştüm Yola” projemle tekrar oradaydım. 1989 yılında gördüğüm Suriçi’ndeki Surp Gıragos Ermeni Kilisesi son bir kaç yıl içinde restore edilmiş ve tekrar ibadete açılmıştı. Bir solo keman resitali için harika bir ortamdı. Ahşap bir çatının altında tamamı gri kesme taştan yapılmış ferah bir yapı. Kilisenin bakımını bir vakıf üstlenmiş, taş avluda güzel bir kafe oluşturmuş, hatta avlunun diğer yanındaki yapının mahzeninde şaraplarını bile üretmeye başlamışlardı. 1989 yılından anımsadığım Dört Ayaklı Minare’nin önünde bir fotoğraf çektirdim. Sülüklü Han’da menengiç kahvesi içtim ama 1989’da yaptığım gibi surların içindeki hayvan ağıllarının içinden geçip, tanımadığım bir dil konuşan ilkokul öğrencileri ile konuşup Zazaca konuştuklarını öğrendikten sonra surların üstüne, biraz da tehlikeli bir şekilde, çıkma fırsatım olmadı. Gün batımından sonra vardığım surların üzerinden ayaklarımın altında serilen Hevsel Bahçeleri ve Dicle Nehri’nin karşı tarafındaki tepede konuşlanmış olan Dicle Üniversitesi yerleşkesinin üzerinden gümüş bir tabak gibi yükselen dolunay hâlâ gözlerimin önünde.

Konser saati gelirken beklemediğim bir sorun ortaya çıktı. Kilisedeki ışıklar bırakın insanları sehpadaki notaları dahi aydınlatamayacak kadar az ve zayıftı. Hızlı bir şekilde iki tane kitap okuma lambası bulundu. Resitalin programı düzenli konser dinleyicilerini dahi zorlayacak türdendi: Muammer Sun’un “Söyleşi”si, İlhan Baran’ın Bir Bölümlü Sonatina’sı ve Ahmed Adnan Saygun’un Solo Keman için Partita’sı. Konser saati gelmekle beraber seyirciler hâlâ gelmeye devam ediyorlardı. Yaklaşık 300 sandalye bulunduğu söylenen kilisede oturacak yerler çoktan dolmuş dinleyiciler yan duvarların önünde ve balkonda ayakta sıralanmaya başlamışlardı (kapak resmi). Çok zaman kaybetmeden eserlerle ilgili açıklamalarıma başladım ve bir saatlik resitali tamamladım. Konser bitmesine rağmen dinleyicilerde hareket yoktu. Bu sefer ortamın büyüsüne kapılarak solo bir Bach bölümü ile bis yaptım.

Dinlemesi (ve çalması) böylesine ağır bir programı düzenli konser yapılan yerlerin dışında çalacağınız zaman oradakilerin böyle bir programı anlamayacaklarını ve de hoşlanmayacaklarını söyleyenler çıkar. Akses’in bir numaralı yaylı çalgılar dörtlüsünü Cezayir’de çalacağımızı söylediğim zaman da benzer bir tepki almıştık. Cezayir’de Akses’ten ne anlarlardı. Ama daha ikinci bölümün sonunda Fransızların yaptıkları üç balkonlu opera salonunda seyirci ayağa kalkmıştı alkışlarla. Diyarbakır’da Saygun da böyle karşılandı geçen 15 Nisan’da.

Sonra bir şeyler oldu. Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, aynı Dört Ayaklı Minare’nin tam önünde katledildi. 1989’da tırmandığım surlarda savaş oldu. Suriçi kanla sulandı. Müziğin yerini mermi ve bomba sesleri aldı. Sadece evler değil, tarihi zenginliklerimiz de zarar gördü. Herşeyden önce yaşamlar zarar gördü, yok oldu. İnternetteki bazı resimlere göre Surp Gıragos da daha yeni kurtulduğu viran haline geri döndü. Kimilerine göre o yıkılmış haldeki fotoğraflar Gıragos’a çok benzeyen bir halı deposunun. Umarım öyledir diyeceğim ama Gıragos’a böyle benzediğine göre o halı deposu da tarihi bir yapı olmalı. Dün tekrar Diyarbakır’daydım. Ortalık biraz sakinleşti dedikleri için Surp Gıragos’a, Dört Ayaklı Minare’ye, Sülüklü Han’a bir daha gitmek istedim. Suriçi’ne girerken güvenlik durdurdu. Bagajdaki bavulum ve elimdeki kemanım, haklı olarak, şüphe uyandırmıştı.

– Kimlik ve pasaportlar!

   dediler. Beni de yabancı sanmışlardı. Üniversite kimliğini görünce biraz da mahcup oldular ama ortalıkta mahcup olunacak bir şey yoktu. Onlar görevlerini yapıyorlardı.

9 bin yıllık geçmişi olan ve 2015’te UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne [1] resmen kabul edilen Diyarbakır Surları’nın içi gerçekten sakinleşmişti. Kalabalıktan yürüyemediğiniz sokaklarda çok daha az insan vardı ve onlar da tedirgin ve bezgin görünüyorlardı. Yollarda patlayan bombaların açtıkları çukurlar idareten parke taşlarıyla doldurulmuş ve huzur bir nebze geri gelmişti ama mermilerin deldiği duvarlar, üzerlerinde mermi delikleri bulunan kapalı kepenkler, mevzilenmek için kullanılan ve ortalığa saçılmış kum torbaları bu huzurun henüz çok da gerçek olmadığının belirtileriydi. Dört Ayaklı Minare’ye doğru yöneldim. Surp Gıragos’un akıbetini merak ediyordum. Ama arkasına yüksek naylonlar gerilmiş bir polis noktasındaki genç polisler daha sokağın başından daha ileri gidemeyeceğimin en somut belirtisiydi. Yanlarına gidip gene de sormadan edemedim. Yanıt belliydi:

– Giriş yok!”

Sülüklü Han’ı göremedim. Surp Gıragos’u göremedim. Onun taş duvarlarında ve ahşap çatısında asılı kalan Saygun, Bach, Sun, Baran ve nicelerinin notaları bir iki bomba sesi arasında kayboldu. Güvenlik kuvvetleri mayın ve bomba temizliği yapıyordu. Patlama sesi mevcut tek tük insanda korku yaratınca biz de fazla oyalanmadan surların dışına doğru ilerlerken Surp Gıragos’ta ve benzeri daha nice mekanda silah sesleri yerine tekrar müzik sesleri duyulmasını dilemekten başka elimden birşey gelmiyordu.

[1] http://whc.unesco.org/en/list/1488

Before recital at Surp Giragos
Solo Violin Recital at Surp Giragos Armenian Church, Diyarbakır
Solo Violin Recital at Surp Giragos Armenian Church, Diyarbakır
The Four-legged Minaret, Sur, Diyarbakır
The Four-legged Minaret, Sur, Diyarbakır
Sülüklü Inn area
A street at Sur
Sandbags from barricades at Sur
Category:

Comments

  • Muhiddin Dürrüoğlu

    March 28, 2016 at 9:10 pm

    Harika bir yazi Orhancığım! İçtenligine, güzel kalbine ve umut dileklerine selam olsun.

  • Hale Gökalpsezer

    March 28, 2016 at 9:21 pm

    Sevgili Orhan Ahıskal, bir şeyler yapanlardan… çok kıymetli… kimsenin yapmadığını yapıyor, kalp kırıklıklarını, enkazları kemanın sesiyle onarıyor. Cesur yürekli dostumu saygıyla selamlıyorum.

  • Henüz bir yıl olmadı siz oralara gideli…nerden nereye gelindi. Orada yeniden konser vermek, oradaki insanların heyecanını yeniden, birlikte yaşamak vardı. Olmadı ama. Ne yazık! Güzel yazınız için elinize sağlık; bu deneyiminizi anlatmanızı bir yıldır bekliyorduk. İnşallah hızla bu kötü günler geçer, siz yine yollara düşersiniz…

  • Nevin ve Ziya Yavuz

    March 29, 2016 at 7:07 pm

    İşte sanatın ve sanatçının farkı. Varolun siz Orhan Bey.

    Selam ve sağlık dileklerimizle…
    Nevin ve Ziya Yavuz

  • Sevgili Orhan Ahıskal,
    Yazınızı çok üzülerek okudum ama sizin gibi değerli bir sanatçıyı bu yönü ile tanımaktan dolayı da çok mutlu oldum. Açıkçası “Düştüm Yola” projenizden haberim yoktu ve kendimden utandım. Ne yazık ki medyanın kuru gürültüsü, çevremizdeki hoş sedaları da duymamızı engelliyor.

    Eşim Ömer Yılmaz, Ankara Devlet Operası sanatçısı idi ve çok sesli müziğin yayılması için Anadolu’nun birçok yerinde konserler vermiş, ulusal müziğimizin evrenselleşmesi, Türk bestecilerinin eserlerinin seslendirilmesi konusunda da özel çaba sarfetmişti. Sizin de dile getirdiğiniz gibi, en beklenmedik yerlerde, yöre halkı inanılmaz bir sevgi ve ilgi ile karşılıyor sunulan klasik müziği, dinlemesi zor denilen parçaları. Biz de çok şahit olduk benzer durumlara.

    Umarım en kısa zamanda müziğiniz yeniden halkla buluşur. Ama tabi bizlere de görev düşüyor, sizin gibi sanatçıları yalnız bırakmamamız gerekiyor. Sanatçıların ya da en azından sanatsever neslin yetişmesi için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Bu amaçla biz de ufak çaplı bir proje başlattık, Şırnak’taki Güzel Sanatlar Lisesi’nin öğrencilerinin yakılıp yok edilen entrümanlarını yenilemek için kolları sıvadık ve kendilerine ilk enstrümanları ulaştırmaya başladık ?
    Ben de aynı duygu ile, bir an önce kurşun seslerinin yerini keman, piyano, flüt, gitar , bağlama seslerinin alması dileğiyle sizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Leave a Reply