08
- December
2017
Posted By : admin
Beypazarı

Beypazarı 

Ruşen Güneş'in yaşamını konu alan ve 2015 yılında Sevda Cenap And Müzik Vakfı tarafından yayımlanan "Viyola Düştü Yola" başlıklı kitabımdan alıntıdır. Kitap SCAMV'den ya da İnternet üzerinden temin edilebilir. Aşağıdaki fotoğraflar 2015 yılı Eylül ayında tarafımdan çekilmiştir.

Büyük postanenin karşısında bir yarısı büyük amcalardan birinin oturduğu iki katlı bir evde oturuyorlardı. Evin önünde yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe vardı. Bahçenin ara sokaktaki duvarını geçer geçmez evin kapısına geliniyordu. Kapı numarası 2 idi. Kapıdan girince dik ve dar bir merdivenden oturma katına çıkılıyordu. Varılan sundurmanın iki ucunda iki oda vardı. 1937 yılında bağevinde doğan Ayşen’den sonra şimdi de ikinci çocuklarını bekliyorlardı. Acaba kız mı yoksa erkek mi olacaktı. Her ne olursa olsun sağlıklı olsun yeterdi. Ama için için oğlan istiyordu. Çok özenmiş merdivenin karşısındaki geniş odayı bir bebek odasına çevirmişti. Perdeler işlemiş, yorganlar dikmişti. Havalar soğuk gidiyordu. Böyle soğuk bir Mart günü bebek odasının karşısında, merdivenlerin hemen çıkışındaki sobalı odada bir erkek çocuk doğurdu. Ona Ruşen adını verdiler. Özenerek hazırladığı bebek odasında lohusa oldu. Lohusalığın bir haftası dolmadan Kâzım Bey yeni göreve başladığı Ankara’dan çıkageldi ve Gülşen Hanım’ı ve tabii küçük Ruşen’i toparlayıp yanında götürdü. Aile de şaşırmıştı lohusa bir kadını yollara götürdüğü için. Öyle ya yakın bir yer değil, Ankara’ya gitmek yedi saat sürüyordu otobüsle. Hele bir Ayaş Beli vardı ki dönmekten insanın içi dışına çıkardı oradan geçerken. Ama bu yolculuğun hayırlı olacağını kimse kestirememişti. Kâzım Bey’in içine mi doğmuştu ne; doğumdan daha bir hafta geçmeden şehir merkezinde büyük bir yangın çıkmış, yangın hızla postane yönünde yayılmıştı. Yangını söndürmek için birçok yerden itfaiye araçları çağrılmıştı. Her ihtimale karşı yangına yakın evler de apar topar boşaltılmış, o güzelim bebek odası da dâhil olmak üzere bütün eşyalar başka evlere taşınmıştı. Ahşabı bol evleri hızla yutan yangın onların evine üç ev kala zorlukla söndürülmüş ama yüz otuz haneyi de kül haline getirmişti.

Güneş Dede ve Güneş ailesi

Kocasının ailesi orada Attarlar olarak tanınıyordu. Kimine göre attarlık yaptıkları için kimine göre de aslen Kırım Tatarı oldukları için. Güneş ismi ise yedi kuşak geriden, Güneş Dede’den geliyordu. Kırım’dan gelen de o idi. Önce Girit Adası’na, sonra İzmir’e geçmiş ve sonra nasıl olduysa yolu Beypazarı’na düşmüştü. Belki de toprakları çok bereketli olduğu için buralara gelmişti. Yerliler Güneş Dede’ye çok saygı gösterirler ve mezarı başında mum dikerlerdi. Yatır bütün vadiye hâkim muhteşem bir yerde, bir omurgaya benzer kayalıkların hemen dibinde doğaya ve zamana meydan okurcasına tek başına dururdu.

Güneş Dede’nin özel bir yeteneği olduğunu, dokunarak ve okuyarak deri hastalıklarını iyileştirebildiğini anlatırlardı. Öldükten sonra da mezarındaki toprak sürülerek egzema, siğil ve benzeri deri hastalıkları geçirilirmiş. Kâzım Bey’in bazı kardeşlerinde de bu yeteneğin olduğunu duymuştu. Kızları Ayşen’in de yıllar sonra üç Kulhuvallah bir Elham okuyarak siğil iyileştirmeyi becereceğini söyleseler inanamazdı elbette ama işte Güneş Dede’den ailesine yadigâr bir yetenekti bu.

Beypazarı

Anadolu’nun en bereketli toprakları oradaydı. Çok eski zamanlarda İstanbul-Bağdat ticaret yolu üzerindeydi. Osmanlılar ise burayı askeri bir üs olarak kullanmış ve tımarlı sipahi birliklerini burada tutmuşlardı. Kasaba merkezi dinozor omurgasını anımsatan volkanik sivri tepelerin arasındaki düzlüklerde, vadilerde konuşlanmıştı. Bu yüzden Hititçe’ye benzer antik bir Anadolu dili olan Luwian dilinde “kaya doruğu ülkesi” anlamına gelen Lagania adını vermişlerdi oraya.

Zeki Efendi ile Hatice Hanım bu kayalıklardan aşağıda kalan şehir merkezine yakın bir yerde postahanenin tam karşısında oturuyorlardı. Kalabalık bir aileydi onlarınkisi. Sekiz çocukları olmuştu ama Niyazi’den sonra olan ikinci çocukları Lütfiye’yi henüz on sekiz yaşında iken aniden kaybetmişlerdi. Öyle ki komşular Lütfiye’ye konduramadıkları için ölüm haberini aldıklarında kardeşlerin en küçüğü, o sırada henüz kırk günlük olan Semiha’nın öldüğünü zannetmişlerdi. Kâzım Bey’in bir küçüğü Kâmil de Amerika’ya gitmiş ve ondan yedi yıl hiç haber alınamamıştı. Sonra bir gün aniden çıkagelmiş, herkese hediyeler getirmişti.

Bağ evi

Güneşler yılın yarısını şehirdeki bu evde geçiriyorlar, havalar düzelmeye başlayınca da şehir evinden en fazla beş ya da altı yüz metre aşağıdaki geniş bahçeli bağ evine taşınıyorlardı. Yaz aylarında bütün aile burada toplanıyordu. Bu yüzden bağ evine yatak, döşek ne varsa taşımaları gerekiyordu. Akrabalar, kuzenler, çoluk çocuk herkes oraya geliyordu okullar kapanınca. Yaz tatilleri bağ evinin en zevkli ve en renkli zamanlarıydı. Sonradan çok moda olan tatilde deniz kenarına gitme merakı o yıllarda henüz çıkmamıştı.

Bağ evi şehrin kurulu olduğu yamaçtan aşağıda kalan genişçe vadinin tam ortasındaydı. Çevresindeki tarlalar ve meyveliklerle şehrin karşısındaki çorak tepelerin yanında tam bir vaha gibi görünüyordu. İki katlı kerpiç bir evdi. Aslında üç katlı planlanmıştı ama Attarların Zeki Efendi ikinci katı yaparken yağan yoğun yağışlar sırasında kerpiç sürekli eridiği için bu katın tavanı yeterince yüksek yapılamamıştı. Onun yerine köşelere yerleştirilmiş dört odanın yer aldığı ikinci katın orta kısmının üstüne evi boylu boyunca kesen uzunlamasına bir salon konmuştu. Yaz aylarında burası evin en eğlenceli yeri olurdu. Sayısı onu aşan çocuklar burada yere serilmiş döşeklerde uyurlardı.

Bağevinin biri ön tarafta biri de bahçe içinde iki kapısı vardı. Bahçe duvarlarının içi bambaşka bir dünyaydı. Çok sayıda meyve ağacı vardı burada; incir, ayva, elma, dut, vişne, zerdali. Kayısı yoktu ama üzümler vardı, bir tarafta kara, beri tarafta da beyaz, tadına doyulmaz üzümler. Meyvelerin bolluğundan ağaçların dalları yerlere sarkardı. Çok sulak ve verimli yerlerdi oralar. Heryerden gürül gürül sular akardı. Küçük bir sulama kanalı da evin yanından, bahçenin içinden geçiyordu. Yere kazılarak kenarları taşlarla örülmüş bu küçük kanal duvarın altından bahçeye girdikten sonra evi geçer geçmez doksan derecelik bir açı ile komşu bahçelere yönelirdi. Bahçe sulanacağı zaman suyun akışı engellenir, bahçe sulandıktan sonra da dağlardan gelen bu buz gibi su sonra başka bahçeleri de ihya ederek yoluna devam ederdi. Tam kanalın köşe yaptığı yerde bir masa dururdu mevsiminde. Akan sudan ve üzerini örten ağaçlardan dolayı bahçenin en serin yeri burasıydı. Hem bahçenin irili ufaklı taşlardan örülü duvarına dayalı taş fırına da çok yakındı. Kapının hemen dışında kocaman bir de dut ağacı vardı. Çocuklar burayı sobe yeri yapıp saklambaç oynarlardı. Her boy çocuk vardı. Öyle ki Hatice Hanım çocukların hepsinin adını aklında tutamaz, konuşmak istediği zaman konuşmak istediği çocuğun adını sormak için omuzundan tutardı. Bu sefer de onu bir gülme tutardı sorduğu sorudan. Ramazan’a rastlayan yaz gecelerinde teravih Zeki Efendi’nin bağevinde kılınırdı. Erkekler ve kadınlar haremlik ve selamlık olarak ayrı yerlerde, hava soğuksa içeride değilse dışarıda kılınırdı. Namazı kıldırmak için bir hafız çağrılırdı. Çocuklar namaz sırasında muziplikler yapar namaz kılanların altına yastık koyardı. Bazen de seccadeyi onların altından çekerdi. Namazdan sonra da gençler çay, kahve ikramında bulunurdu.

Hatice Hanım’ın kocası Zeki Efendi tiftik ticareti yapıyordu. Beypazarı’nda topladıkları tiftiği İstanbul’a götürüp satardı. Ama savaş yıllarında satışlar durmuş, tiftikler ellerinde kalmıştı. İçine girdikleri maddi sıkıntıdan dolayı attarlık yapmaya başlamışlardı. Kimine göre de onlara bu yüzden Attarlar diyorlardı.

Bahçenin derme çatma duvarına bitişik derme çatma küçük bir odacık vardı. İneklerden sağılan süt iki gün burada biriktirilir, bozulmasını önlemek için de sabah ve akşam iki kere kaynatılırdı. Daha buzdolabı gelmemişti buralara. Kaynayan sütün üzerinde kalın bir kaymak tabakası oluşurdu. Çocuklar bu kaymağı ekmeğe sürüp üstüne reçel koyarak yemeye bayılırlardı. Sütün kaynatıldığı yerin yanında bir de taş fırın vardı. Gözleme, ekmek ve Beypazarı’nın ünlü kurusu bu fırında da yapılırdı. İnekten sağılan taze süt, tereyağ ve unla tahta bir teknede karıştırılır mayası eklenirdi. Fırına verilen hamurdan gelen mis gibi kokular etrafa yayılmaya başladı mı mahallenin bütün çocukları kapıya toplanırdı.

Burada iki tane besilik hayvan beslenirdi. Hayvanlar evin arka duvarına takılmış iki halkaya bağlanırdı. Havalar soğuyuncaya kadar beklenir sonra bu hayvanlar kesilip, kışın tüketmek üzere sucuk ve kıyma yapılırdı. Bunlar sıcakta yapılmadığı için şehirdeki eve taşınmak Kasım ayını bulurdu. Taşınılan yer uzak değildi ama taşınmak kolay da olmuyordu. Ama Kâzım Bey’le Gülşen Hanım çocukların eğitimini düşünerek artık Ankara’da oturdukları için buralara ancak okullar kapandıktan sonra gelebiliyorlardı. Çocuklar bağevinde geçirdikleri bu zamanları yıllar sonra çocukluğun getirdiği hayallerle karışık hayatlarının en mutlu zamanları olarak anımsayacaklardı. 

Postanenin karşısındaki 2 numaralı ev
Postanenin karşısındaki evin arka kısmı
Ruşen Güneş'in doğduğu oda
Evin salonu
Güneş Dede'nin kayalıklardaki kabri
Güneş Dede'nin kayalıklardaki kabri
Semiha Hala ve bağevi
Güneş ailesinin bağevi
Güneş Ailesi'nin bağevi
Eskiden gürül gürül suların aktığı kanal
Güneş Ailesi'nin bağevi
Tiftik keçileri
Tiftik keçileri
Bahçedeki fırın
İneklerin bağlandığı halkalar
Güneş'in en küçük halası Semiha bahçedeki fırın odasının yanında
Category:

Comments

  • Her elini attığın sanat projesi harika bir şekil alarak ortaya çıkıyor. Çok teşekkürler. Resimler, sözler birbirinden güzellikte. Bana, belki de herkese o zamanların nasıl olduğunu anlatıyor. Çok teşekkür ederim ama dedikleri gibi “sözler gerçek duyguları hiç anlamaz!” Sağ ol var ol…

    • Ağabeyciğim, güzel sözlerin için çok teşekkür ederim. Benim için çok farklı
      bir yerin var. İyi ki varsın. Sen de sağ ol var ol.

  • Sevgili Orhan Bey,
    “Viyola Düştü Yola” kitabınızı bir solukta okumuştum ; Bu kadar çetrefilli, çok yönlü bir konuyu bu denli güzel toparlamanıza, akıcı bir şekilde sunmanıza hayran kalmıştım… ( Hele kitabın içine serpiştirilmiş Ruşen Güneş Konserlerinden karakalem eskizler bir harika 😉 …!!! )
    Bu Beypazarı yazınıza da bayıldım… Küçüklüğümün geçtiği yerlere yeniden gittim: Şehir evde, soba başında çay ile kuru yedim… Güneş Baba’nın mezarını bir kez daha ziyaret ettim… Bağ evin arklarında kuzenlerimle birlikte kağıttan kayıklar yarıştırdım… Ceviz topladım… dut yedim… 2. kattaki devasa salonda bir baştan bir başa koştum…
    Bugün 22 Şubat 2018 … Ruşen Ağabeyimin Babası Kazım Dayımın vefatının 49.senesi… Bu vesile ile tüm kaybettiklerimizi sevgi ve özlemle anıyor..size bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar diliyorum…
    Ekmel ÜNLÜSAN

    • Ekmel Bey, yorumunuzu daha önce görmemişim kusura bakmayın.
      Yazının sizde böyle duygular uyandırmasına çok sevindim.
      Nazik sözleriniz için çok teşekkür ederim. Saygılarımla,

Leave a Reply